Benden Bize Uzanan Bir Kopenhag Yolculuğu
Günlerce süren pasaport krizinden sonra… Vize bayram öncesi “çıktı çıkacak” derken pasaportum Danimarka Konsolosluğu’nda adeta istihrate çekilince Haziran için planladığım seyahat Temmuz’a sarktı. Geç oldu ama sonu güzel oldu.
Aslında bu yolculuk, Kopenhag’a gitmeden çok önce başlamıştı.
Yıllardır Schengen vizemi İtalya üzerinden alıyordum. Fakat bu yıl İDATA’da randevu günleri açılır açılmaz sistemin kilitlenmesi, “Kredi kartı değil banka kartıyla ödeme yapın.” uyarıları, ardından çocuklu aileler için çocuk felci aşısına ilişkin yeni bildirimler derken süreç iyice yorucu bir hâl aldı. Ben de bu kez başvurumu Danimarka üzerinden yapmaya karar verdim.
Bilgisayarın başında randevu almaya çalışırken kendi çapımdaki astroloji bilgime güvenip, “Merkür retrosu çıksın, öyle alayım.” dedim ve Nisan ortasına bir gün seçtim. Hesaba katmadığım tek şey ise Danimarka Konsolosluğu’nun uzun Mayıs tatiliydi.
Konsolosluk tatile girince 1 Haziran için yaptığım planı ertelemek zorunda kaldım. Bayram sonrasında günlerce süren gergin bekleyişin ardından beklenen e-posta geldi. Yeni seyahat programımı gönderdim ve üç dört gün sonra pasaportum vizem basılmış şekilde elime ulaştı.
Arkadaşlarımla planladığımız bu gezi, onların da büyük anlayışı sayesinde sonunda en sevdiğim yol arkadaşımla, oğlumla gerçekleşti. Şimdi geriye dönüp baktığımda iyi ki öyle olmuş diyorum.
Kopenhag bizi hiç acele ettirmedi.
Hiçbir yere yetişme telaşına kapılmadan, ağır ağır yürüdük sokaklarında. Sanki şehir, insanın temposunu kendiliğinden yavaşlatıyor. Muhasır medeniyetler seviyesine ulaşmış olmanın ne demek olduğunu günlük yaşamın içinde hissediyorsunuz.
Kopenhag gerçekten kış aylarında kısa günleri ve sert soğuğu olmasa yaşanılası bir şehir. Yaklaşık 700 bin nüfusuyla ferah, düzenli ve nefes alan bir yapısı var. Geniş caddeleri, sessizliği, bisikletlerine zarafetle binen insanları, bağırıp çağırmadan oynayan çocukları… Şehir insana huzurun yüksek sesle değil, dinginlikle de kurulabileceğini gösteriyor.
Evet, pahalı bir şehir. Ama yaşayan insanların kazançları da buna göre düzenlenmiş. Düzen sadece ekonomik sistemde değil, yaşam kültüründe de kendini hissettiriyor.
En çok etkilendiğim şeylerden biri ise geri dönüşüm sistemiydi. Neredeyse tüm plastik şişeler ve kutular depozito sistemiyle yeniden ekonomiye kazandırılıyor. Kimse bunu ekstra bir sorumluluk gibi görmüyor; hayatın doğal bir parçası olarak yaşıyor. Küçük alışkanlıkların büyük medeniyetleri nasıl inşa ettiğini bir kez daha anlıyorsunuz.
Bu yolculuğun bana bıraktığı en önemli cümle ise şu oldu:
“Kul kurar, kader güler.”
Hayat her zaman bizim planladığımız gibi ilerlemiyor. Bazen geciken bir vize, iptal olan bir plan ya da değişen bir yol arkadaşı, aslında bizi tam olmamız gereken yere götürüyor.
Ben bu satırları yazarken gökyüzü Kova burcunda bir dolunaya hazırlanıyor. Ay düğümleri de Aslan–Kova aksına geçmiş durumda. Yıllar önce düzenlediğim “Benden Bize” yoga kampını hatırlatıyor bana.
Belki de gökyüzü bugün hepimize aynı şeyi fısıldıyor:
Hayat sadece “ben” demekten ibaret değil. Bazen akışa güvenmek, kontrol etmeyi bırakmak ve birlikte yürünecek yolu kabul etmek gerekiyor.
“Ben” ile “biz” arasında gidip gelirken fark ediyoruz ki aslında hiçbir şeyi tam anlamıyla kontrol edemiyoruz. Kendi gölgemizi sevmeden başkasının gölgesini de sevemiyoruz.
Belki de seyahat etmenin gerçek amacı yeni şehirler görmek değildir.
Bazen binlerce kilometre yol gideriz; sonunda vardığımız yer yine kendimiz olur.
Dünyayı gezerken kendi içimizde de gezinmeyi unutmayalım. Çünkü insanın en uzun ve en anlamlı yolculuğu, kendi içine yaptığı yolculuktur.